John Locke,Bertrand Russell...ama neden "niçe"?

image

Pleasantville 'i tekrar izledim dün gece, birkaç sene önce çok ütopik bulduğum ”cici” bir filmdi. Evet, bugün öyle değil işte.

Tabloların parçalandığı, kitapların yakıldığı, bir şeylerin her zaman suç sayıldığı zamanlara ne bir ilgim var ne de bunun tekrarlanmasından korkuyorum. Sadece insanların güzel-ya da iyi bir şeyleri nasıl bu kadar ilkel güdülerle mahvettiği sorusuna takılıp kalıyor, bir nevi tiksinti duyuyorum.

Amerikan gençliğinin doyumsuzluğu işte ya yüzeyselliğiyle bakılmadığında görülecektir, farklı renklere sahip olmanın normal olduğu anlatılır. Normalin ne olduğu anlatılır. Irkçılık, faşizm, muhafazakarlık eleştirisidir bu. Çoğunluğa uyum sağlamak için benliğinden vazgeçmenin eleştirisidir.

Bütün bunlarla filmi değerlendirince; eh baya güzel.

 I understand, all right. The hopeless dream of being - not seeming, but being. At every waking moment, alert. The gulf between what you are with others and what you are alone. The vertigo and the constant hunger to be exposed, to be seen through, perhaps even wiped out. Every inflection and every gesture a lie, every smile a grimace. Suicide? No, too vulgar. But you can refuse to move, refuse to talk, so that you don’t have to lie. You can shut yourself in. Then you needn’t play any parts or make wrong gestures. Or so you thought. But reality is diabolical. Your hiding place isn’t watertight. Life trickles in from the outside, and you’re forced to react. No one asks if it is true or false, if you’re genuine or just a sham. Such things matter only in the theatre, and hardly there either. I understand why you don’t speak, why you don’t move, why you’ve created a part for yourself out of apathy. I understand. I admire. You should go on with this part until it is played out, until it loses interest for you. Then you can leave it, just as you’ve left your other parts one by one. 

image

A Coffee in Berlin  (Oh Boy) 

 Niko : Do you know what it’s like… to have the feeling that all the people around you are honestly kind of weird? But when you think it over, then it becomes clear that the problem is with yourself.

imdb

tralier

soundtrackten bi’ kuple

image

Garden State gibi, evet evet. Bizde ne zaman gösterime gireceği belli değil ama Amerika 18 Temmuz 2014 tarihinden itibaren izleyebilecek bu filmi.

Filmin fragmanının hemen ardından soundtrack listesi yayınlandı. Hep söylerim, soundtracki iyi olan filme n’olursa olsun kötü demek yakışmaz diye, aynen bu noktaya yoğunlaşıyor ve iyi bir şeyler geleceğini sanıyorum. Bakalım^^

Soundtrack:

The Shins: “So Now What”
Gary Jules: “Broke Window”
Radical Face: “The Mute”
Hozier: “Cherry Wine (Live)”
Bon Iver: “Holocene”
Badly Drawn Boy: “The Shining”
Jump Little Children: “Mexico”
Cat Power & Coldplay: “Wish I Was Here” 
Allie Moss: “Wait It Out”
Paul Simon: “The Obvious Child”
Japanese Wallpaper: “Breathe In”
Bon Iver: “Heavenly Father”
Aaron Embry: “Raven’s Song”
The Weepies: “Mend”
The Head & the Heart: “No One to Let You Down”

imdb 

tralier

 

“ The first time I held a human brain in Anatomy Lab I was completely speechless. I looked at my classmates expecting a similar reaction and they looked back at me confused like…”dude let’s start identifying the structures.” I had to take a step back and let it process…in my hands was someone’s entire life. From start to finish, every memory, every emotion, every bodily control…was right there in my hands. ” 

 The first time I held a human brain in Anatomy Lab I was completely speechless. I looked at my classmates expecting a similar reaction and they looked back at me confused like…”dude let’s start identifying the structures.” I had to take a step back and let it process…in my hands was someone’s entire life. From start to finish, every memory, every emotion, every bodily control…was right there in my hands.  

image

Lisedeyken edebiyatçımız Dilek Hoca  Herkes, kendi başına , şiir yazıp ikinci ders okuyacak. Başlayın! ödevi vermişti. Lise 2. sınıftaydım ve olayın geçtiği o dönem edebiyat derslerinde, arkadaşım Nuray’dan ödünç aldığım Twilight ‘ı okuyordum. Evet. 

Dilek Hoca’yı pek sevmediğimden ve ödünç kitap okuyor olmanın verdiği rahatsızlık ve sabırsızlık yüzünden ödevi geçiştirmeye karar verip bugüne kadar en sevdiğim şiir olan I Carry Your Heart With Me 'yi Türkçe çevirisiyle defterime yazıdım ve tüm sınıfın karşısında okudum. Herkes beğendi, hocamız bizzat tebrik etti ve ben de tekrar sırama geçip Edward ‘ın çarpık gülümsemesiylealakalı olan şeyleri okumaya devam ettim.

"I Carry Your Heart with Me E. E. Cummings 'e ait. 

Beni -daha 16 yaşındayken- bu şiirden haberdar eden izlediğim bir romantik komedi filmiydi, kendini geliştirmek isteyen sarışın Amerikan genç kız karakteriydi yani. Hiçbir zaman şiire hakimiyetim olmasa da, ılık bir sonbahar günü pencere kenarına oturup kahvemi yudumlayarak dörtlükler mırıldanmasam da bu adamı çok sevmiştim. En azından sevgilim Shakespeare ile birlikte, sevdiğim iki şairden biri olmuştu.

-

Bugünlerde, aradan geçen yıllardan sonra ilk kez Amerikan şiirinden bir örnek okuyorum. Yaba Yayınları sayesinde bulabildiğim Çorak Ülke. Ne yazık ki T.S. Eliot ‘ın Türkçe’ye çevrilmiş şiirleri pek yok, yani piyasada yok ve orijinal dilde kitaplar almak almak artık üç kat masraflı. Üstelik sahaflar da bu derde çare değil- her aranan bulunmuyor. (Cummings kitaplarını arayış ve bulamayış serüvenimdeki gibi).

Şimdi, okurken benim diğer Amerikalı aklıma geldi ve kutsal güç internet sayesinde birkaç satır bulup okudum. Ama gözlerim hep aynı şiiri aradı.

İlk olduğu için, aşka yazıldığı için, çok sevdiğim için:

 

i carry your heart with me
(i carry it in my heart)
i am never without it
(anywhere i go you go,my dear;and whatever is done
by only me is your doing,my darling)
i fear
no fate (for you are my fate,my sweet)i want
no world(for beautiful you are my world,my true)
and it’s you are whatever a moon has always meant
and whatever a sun will always sing is you

 

here is the deepest secret nobody knows
(here is the root of the root and the bud of the bud
and the sky of the sky of a tree called life;which grows
higher than soul can hope or mind can hide)
and this is the wonder that’s keeping the stars apart

i carry your heart

i carry it in my heart.

 

image

” Well i didn’t see that coming Martin, not in a million years.”

Yaşlı bir İrlanda’lı kadının ilginç hayat öyküsü zannedip izlemeye başlayışım, tanrının varlığının sorgulandığı sohbetlere sıra geldiğinde bir hata olduğunu gösterdi.

Din felsefesi yapmakla birlikte, ana hikaye olan ”oğlunu arayan anne” nin ardında görünen şeyler kadın bekaretinin toplum gözünden vurgusu, omurgasız gazetecilik ve homofobi. Buna binaen- filmdeki dine ve muhafazakarlığa eleştirel bakışın nedeni tanrının ”erk” olmasıdır belki de.

Oscar 2014 adaylığı yüzünden ön yargı duymamak lazım.

Şeker gibi sinematografi, iyi oyunculuk, iyi mizah, bolca aksan ve İrlanda.

Philomena bu hafta izlediğim en güzel filmdi.