John Locke,Bertrand Russell...ama neden "niçe"?
Hey, you've got a great blog. m really impressed, can I do a short interview of you on frankly.me

HAYIR

image

image

image

What is the meaning of life? That was all — a simple question; one that tended to close in on one with years. The great revelation had never come. The great revelation perhaps never did come. Instead there were little daily miracles, illuminations, matches struck unexpectedly in the dark. 

                                                       Virginia Woolf / To The Lighthouse

image

Burdan başla okumaya; dinginliği, içinde aniden beliren serin rüzgarları falan hisset. 

image

Bir sürü insan gelip geçiyor durmaksızın, her yer çok kalabalık. Gördüğün şey de tam olarak bu zaten; insanlar değil, kalabalık. Her yer çok kalabalık. 

Şu anın beraberinde getirdiği ağırlık ve mutsuzluktan yırtabilmenin tek yolu olduğunu bildiğimizden geçmişi biz yaratırız hatta çoğu kez gerçek anlamıyla hikaye yazarız. Bunu bile bile yapıyor olmak -doğru kelime bu mu bilmiyorum ama- acı verici olmaya başladığında içini kaplayan boşluk dışarı taşar. Bunu kendine saklamak zorundasın, çünkü konuşmak en ciddi meseleleri bile basitlerştirir. Sıkışıp kalmışsın bir yerde, ondan kopmayı beceremeyip yine geçmişi düşünürsün: birkaç -önemli saydığın- an gelir aklına. İşte 70 yaşında da olsan elde edebileceğin şey bundan ibaret: birkaç -mühim- an. Onları deneyimliyorken binbir farklı duygu hissetmişsin ama gariptir; şimdi, şu an hepsini mutlu bir an olarak anımsarsın. -Geçmiş yeniden yazıldı.

Bu kendi kendini daha beter hallere sokma durumu o kadar rezil ve anlamsız ki, bunun ağırlığına dayanamayıp mutlu olmak istemediğine karar verirsin ya da bunların bir saçmalık olduğuna sonucuna varıp ”Söylediklerini dinlemiyordum, boynundaki şalın, koluna doğru aldığı kıvrıma takılı kalmışım- içimde hissettiğim bulantıya benzettim onu.” gibi cümleler kurmaya başlarsın. Kocaman bir balçık.

Bir sürü an gelip geçiyor gözümün önünden, bir sürü insan- ama algıladığım tek şey kalabalıklar ve yığınlar. Aslında hiçbir anlam taşımıyorlar. İyi ya da kötü- hiçbirinden, tek bir şey dahi alamıyorum.. ve tüm bunların ardından iki şey kalıyor geriye, tekrar başa sararcasına: ya her anı bir törene çevirerek yaşamak ya da her şeyi -en baştan- reddedip bir kabuğa çekilmek. 

Sonra her şey -tekrar ve tekrar- başa sarılıyor.

image

Sen dünyanın en güzel filmi olabilir misin acaba. allah kahretsin ya.

image

image

Günü kurtarmanın ne demek olduğunu gerçek anlamıyla, gerçekten yaşayarak öğrendim bugün. 

Binbir türlü yorgunlukla başladığım günü anane balkonundaki çay keyfiiiiii ile bitirmek üzereyken bir mail aldım.

Adam (gerçek anlamda adam canım, bizzat erkek yani) genç bir dünya vatandaşı, dünyayı gezip tozuyor. Dersleri iyi, kapmış Amerika’dan bursu felsefe okuyor.. bunca gümbürtünün arasında yaptığı asıl şey ise yazmak. Gerçek anlamda bir yazar olmadan önce, sahip olduğu tüm zamanı uğruna harcamak istediği kutsal şey, yazmak. İngilizcem elverdiğince sana destek olmak isterim deyip, ilk hikayeyi talep ettim. Düşünsene, görüyosun ekrandan bir sürü kişi istediğini söylemiş, hepsi farklı cinsiyetten (yani tamam şimdi açıklarken saçmaladım galiba, kaç farklı cinsiyet olabilir demek zorunda kalmamalıydım), farklı yaş gruplarından, farklı ülkelerden ve milletlerden; ve dolayısıyla farklı kültürlerden… bu adamın aldığı geri dönüşlerin ne kadar değerli olduğunu düşünsene: tek bir olay, onlarca farklı bakış açısı. Aynen aynen, benim de aklıma Tanrı geldi. 

Benim şuanki mutluluğum evet bayağı ilham verici düşüncesinden çok uzak. Gayet bencil bir şekilde, aldığım ” yaptığın eleştirilerin bendeki yansıması” temalı teşekkür mailini okuyorum.. ve çay daha bitmedi.

Connection. bu sözcük bu haliyle çok değerli. Özel bir anlam taşımasına gerek olmadan ve hiçbir zorunluluk duymaksızın dünyanın öbür ucundaki biriyle, görece karşılıklı, bir iki kelam etmek. Deli misin, şu an daha güzel ne olabilir ki! -şu an tam karşımda duran Dolunay hariç.

Neyse, günü böyle kurtardım. ve biraz da başka şeyler.

image

Pleasantville 'i tekrar izledim dün gece, birkaç sene önce çok ütopik bulduğum ”cici” bir filmdi. Evet, bugün öyle değil işte.

Tabloların parçalandığı, kitapların yakıldığı, bir şeylerin her zaman suç sayıldığı zamanlara ne bir ilgim var ne de bunun tekrarlanmasından korkuyorum. Sadece insanların güzel-ya da iyi bir şeyleri nasıl bu kadar ilkel güdülerle mahvettiği sorusuna takılıp kalıyor, bir nevi tiksinti duyuyorum.

Amerikan gençliğinin doyumsuzluğu işte ya yüzeyselliğiyle bakılmadığında görülecektir, farklı renklere sahip olmanın normal olduğu anlatılır. Normalin ne olduğu anlatılır. Irkçılık, faşizm, muhafazakarlık eleştirisidir bu. Çoğunluğa uyum sağlamak için benliğinden vazgeçmenin eleştirisidir.

Bütün bunlarla filmi değerlendirince; eh baya güzel.